TMMOB SEÇİM BİLDİRGESİ
Mayıs 2015
GİRİŞ
Recep Tayyip Erdoğan`ın henüz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14.07.1996 günü bir gazetede yayımlanan söyleşisinde, "Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz" dediği biliniyor. Daha sonra Refah Partisi`nin 1997`de başlayan 28 Şubat sürecinin ardından bölünmesiyle, ABD`nin desteği ve liberal "değişim" imajıyla kurulup 2001 krizinin yarattığı elverişli ortamda bir yıl sonra hükümet kuran AKP`nin öyküsü bugünkü iktidar konumuna dek gelmektedir. "Milli görüş gömleğini çıkardık" diyenlerin "muhafazakar demokratlık"tan, "otokrata", "sultanvari, hanedanvari" bir konuma geçtiği ve tek adam diktatörlüğünü zorladığı günlere gelmiş bulunuyoruz. Ve artık, gerçekten de sözde "demokrasi tramvayından" inilmiş, demokrasi-diktatörlük diyalektiği tersinden bir şekilde kurulmuş durumdadır.
AKP için kritik bir yıl olan 2007`de hem genel seçim başarısının sağlanması hem de istenilen Cumhurbaşkanlığının elde edilmesinden sonra AKP iktidarı biraz önce değindiğimiz aslına rücu sürecini yaşamıştır. Bu bağlamda son yıllarda iç ve dış siyasette yaşanan en önemli gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz: AKP iktidarının hemen her alanda pekişmesi, yürütme, yargı ve yasama alanlarında güçler ayrılığı ilkesinin bir tarafa bırakılması, AKP`nin adeta bir "devlet partisi" konumuna sahip olması. İktidarın, Anayasa değişiklikleri referandumu ve sonraki seçim sonuçlarıyla birlikte daha fazla diktatoryal bir yapıya bürünmesi, dinselleşmenin yayılması ve açık biçimlerde yürütülmesi, Kürt sorununun kendini daha fazla dayatarak merkezi bir konuma yerleşmesi, Türkiye`nin Ortadoğu`da bir yandan ABD, AB ve NATO`nun taşeronu rolünü oynaması, diğer yandan da gerek bu güçlerle gerekse bölge ülkeleriyle yaşadığı çelişki ve sorunların artması. Tabii sanayisizleşme süreci ve sanayinin yerini inşaatın, kentin, kırsalın, doğal ve tarihi varlıkların rantının alması; kamu idari yapısının dönüşümü; emek sömürüsünün, işsizlik ve yoksulluğun yoğunlaşması, vb. de var.
***
Ülke, bölge ve dünyadaki gelişmeleri değerlendirirken, yöntemsel planda bir titizlik gerekmektedir. Zira bir politikanın uygulanmasındaki biçim çeşitliliklerini, karşıt ya da birbirine karşıt gibi görünen güçlerin birbirleriyle uyum ve çelişki noktalarını, birbirlerine nüfuz etme çaba ve olanaklarını, temel çıkar belirlenimlerini, süreçlerdeki değişkenlik yaratan unsurları ve halkların hareketlenmelerini mutlaka gözetip bunların hepsini bir bütünlük içine oturtmak gerekir. 1990`lı yılların başında iki kutupluluktan tek kutupluluğa dönüşen, son yıllarda ise çok kutuplu bir yapıya bürünen dünyadaki ekonomik-siyasi saflaşmaların ve Türkiye`nin egemen uluslararası sistem ve çelişkiler içindeki yerinin böylesi karmaşık bir süreç içinde yeniden belirlenmek isteneceği bir döneme girildiğini söylemek mümkündür. Bu kapsamda iç ve dış dinamikler/güçler ilişkisi, çelişkisi, uyumu veya çatışmasını doğru bir şekilde gözlemlemek önem taşımaktadır.
AKP iktidarı, artık açık bir biçimde ifade edildiği üzere, tarihsel bir "restorasyon" peşindedir. AKP iktidarının yarattığı egemen ideolojik-kültürel ortamda Osmanlı`dan Cumhuriyet`e geçiş sorgulanmakta, Cumhuriyet devrimleri, laiklik ve demokrasi ile açık bir şekilde hesaplaşılmakta, kamu idari yapısı ve toplumsal ekonomik yapıyı da içerir tarzda kapsamlı bir rejim değişikliği gerçekleşmektedir.
AKP iktidarının tekelci diktatoryal yapısı her ne kadar Türkiye`nin üzerine bir karabasan gibi çökmüş ise de karşıtlar arası mücadelenin sürekliliği, AKP egemenliğine karşın iç ve dış siyasette kriz ögelerinin çok yönlü olarak artmış olması, siyasal ifade araç ve olanakları genişlemiş AKP karşıtı geniş bir toplumsal muhalefet ile Kürt muhalefetinin varlığı, AKP`nin önündeki başlıca sorun alanları arasında yer almaktadır.
Emperyalizm ve genel olarak Batı ise, AKP`nin başına buyrukluğu, "uluslararası otoritesi"nin çizdiği sınırların dışına çıkarak ülkede çözülüşe, bölgede ise denetlenemez kaotik bir ortama yol açmaması için fren mekanizmalarını devreye sokmaktadır. Emperyalizm, siyasal İslam`ın Türkiye ve bölgede kendi güdümünden özerk bir konum edinmesini istememekte; aynı zamanda Türkiye`deki düzenin çözülüşüne karşı çoklu seçenekler üretmeye çalışmaktadır. Haziran isyanı ve bugün düzen güçleri arasında yaşanan çatışma ile, uluslararası güçlerin bu çatışmada yer alış biçimleri ve yeni oluşan örtülü ya da nispeten açık ittifak ilişkileri de göstermektedir ki, AKP`nin tek başına iktidar dönemi bitirilmek istenmektedir.
Yakın dönemde objektif olarak AKP`yi zorlayan çeşitli siyasi etkenin varlığından söz edilebilir. Bu güçlerden biri Taksim Gezi Parkı-Haziran direnişinde somutlanan halk hareketliliğidir. Bir diğeri AKP-Cemaat koalisyonunun çatlamasıyla birlikte Cemaat çevrelerinin yaptığı çıkıştır. Bir diğeri Kürt muhalefetidir. Bir diğeri de ABD-AB ittifakıdır. Bir diğeri ise Ortadoğu`da sürekli olarak değişen özneler, dengeler, güç ilişkileridir.
Ayrıca bu etkenlerle birlikte bundan sonra AKP`yi sıkıştıracak etkenlere kendini çeşitli vesilelerle gösteren iç çelişkilerini de ekleyebiliriz.
Bunlara eklenecek önemli bir faktör de AKP iktidarı ve neoliberalizmin ekonomik-sosyal-siyasi etkilerine karşı toplumda açık ve gizli olarak var olan ve giderek gelişen, özde anti-kapitalist, demokratik, kamucu ve laik, siyasal, toplumsal, sınıfsal tepkilerin varlığıdır.
Bu toplu durumda, toplumsal muhalefetin önündeki en önemli görev, ülkemizin kapitalizm ve emperyalizmden bağımsızlığı ve laiklik temelinde, İslami renkli neoliberalizmin alt edilmesi; bunun için toplumsal muhalefet dinamiklerinin birliğinin sağlanması sorumluluğunu yerine getirmek ve her tür karanlığın ancak ve ancak AKP iktidarını sarsacak mücadeleler ile anlamlanacağını ete kemiğe büründürmektir.
2015 seçimleri bu yönde olumlu gelişmelerin yansıdığı bir platform mu olacaktır yoksa yakın, orta ve uzun erimli yeni platformlar veya dinamikleri mi gerektirecektir? Bu soruların yanıtları tamamen siyasal-toplumsal pratik konusudur. TMMOB her iki yönü de içeren toplumsal-mesleki sorumluluğunu, önceki çabaları yanı sıra bu bildirge ile de yerine getirmek ve hiçbir siyasi partinin arka bahçesi olmayan tutumunu sürdürerek bağımsız yaklaşımlarını açıklamak ve bu doğrultuda mücadele etmek kararlılığındadır.
***
12 Eylül 2010 tarihindeki anayasa referandumunun ardından 2011 milletvekili genel seçimleri dâhil bugüne kadar üç seçim yapılmıştır. Milletvekili genel seçimleri, yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri. Bu seçimlerden ilk ikisine yönelik TMMOB özel bildirgeler yayımlamıştır. Anayasa referandumu döneminde TMMOB ve Odalarımız çeşitli basın bildirileriyle tutumlarını açıklamıştır. TMMOB`nin 2011 yılı Haziran ayındaki milletvekili genel seçimlerinin öncesinde, Mayıs 2011`de yayımladığı "Seçim Bildirgesi" ve 2013`ün Kasım ayında yayımladığı "Yerel Yönetimler Seçim Bildirgesi" oldukça kapsamlı metinlerdir. Bu bildirgeler, on yıllardır benimsediğimiz, uğruna mücadele ettiğimiz görüşlerin 2011 ve 2014 yıllarındaki genel ve yerel seçimlerden hareketle Türkiye`nin içinde bulunduğu güncel koşullarda yeniden üretilen özgül ifadeleri olmuştur. Bu metinlerin genel olarak 2015 seçimlerine de ışık tuttuğunu ve bugünkü tutumumuzu belirleyici nitelikte olduğunu öncelikle belirtmek isteriz. Bu nedenle bu bildirgede önceki iki seçim bildirgesinde yer alan ayrıntılı belirlemeler tekrarlanmayacaktır.
2010 ANAYASA REFERANDUMU,
2011 MİLLETVEKİLİ GENEL SEÇİMLERİ,
2014 YEREL SEÇİMLERİ ve CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ
12 Eylül 2010`da yapılan Anayasa referandumu, 12 Haziran 2011`de yapılan milletvekili genel seçimleri, 30 Mart 2014`te yapılan yerel seçimler ve 10 Ağustos 2014`te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları üzerinden yapılacak en özlü değerlendirme, AKP`nin, kadın, emek, halk, ülke düşmanı niteliğinin piyasacı, totaliter, faşist, dinci-mezhepçi bir doğrultuda pekiştiğidir.
Yeni rejimin inşasında önemli bir yere sahip olan 12 Eylül 2010 tarihindeki referandum ile neoliberal ekonomik programın kurumsallaşması yönünde yeni adımlar atılmıştır. Bu referandum AKP`nin diktatoryal yönelimlerinin somutlandığı stratejinin bir parçası olarak, yürütmenin yargı üzerinde yürüttüğü bir üstyapı operasyonu olarak şekillenmiştir. 1982 Anayasası`nın devamı ve bir üst aşamaya taşınması olarak değerlendirilmesi gereken bu değişiklik paketi, anti-demokratik AKP iktidarı tarafından "demokratik" ve "sivil anayasa" etiketleriyle kamuoyuna sunuldu. Oysa Anayasa`da yapılan değişikliklerin, 12 Eylül Anayasası`nın baskıcı, anti-demokratik, kamu ve emek düşmanı piyasacı özünü koruyup geliştirdiği, birçok açıdan AKP`nin yakın dönem ihtiyaçlarına derman olma işlevi taşıdığı görülmüştür. Bu referandum ile Anayasa Mahkemesi ve HSYK gibi yapıların iktidar çıkarları doğrultusundaki dönüşümü gerçekleştirilmiş; yargı mutlak bir şekilde yürütme hakimiyetine sokulmuş ve serbestleştirme-özelleştirme sürecinin üst yapısı otoriter faşizan bir egemenlik tarzı ile pekiştirilmiştir. Yargıda Cemaat ile yaşanan iktidar kapışmasının ardından bu alanın tekrar kontrol altına alındığı bilinmektedir.
AKP`nin referandumda elde ettiği % 58`lik başarıyı sürdürme hedefiyle yürüttüğü seçim siyasetinin 2011`de büyük oranda amacına ulaştığını söyleyebiliriz. 12 Eylül Anayasası`nın toplum vicdanında yarattığı olumsuz izlenimler üzerine kurulan, ancak, içeriği bütünüyle liberalizm ve sermaye ihtiyaçlarına göre oluşturulan "yeni anayasa" söylemiyle AKP`nin eskiden beri propaganda ettiği "değişimci" imaj, "darbelerle hesaplaşma", "yargının demokratikleştirilmesi" demagojileri ve yönetme hileleri etkili olmuştur. Bu durum ve sonraki gelişmelerin de ifade ettiği üzere; yandaş medya ve iktidar şakşakçıları ile toplumsal tabanları olmayan "yetmez ama evet" aymazlığındaki liberal sol çevrelerin ne kadar yanıldığı ortaya çıkmıştır. AKP`nin kimi liberalleri kullanarak yaydığı, "12 Eylül`le hesaplaşma" yalanı tarih ve toplum belleğiyle alay eden, kendisini var eden sınıfsal, siyasal ilişkileri gizleyen bir işleve sahip olmuştur.
Haziran 2011`deki milletvekili genel seçimleri, AKP iktidarının seçimleri ve sonuçlarını beklemeksizin yaptığı; kamu idari yapısını otoriter ve piyasa esaslı olarak yeniden düzenleme, bütün ülkeyi imara açma, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı`nı olağanüstü yetkilerle donatma ve meslek odalarını işlevsiz kılma çabasının somutlandığı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) düzenlemeleri ortamında yapıldı. Bu KHK değişiklikleri Nisan 2011`den aynı yılın Kasım ayına kadar sürdü.
TMMOB`nin üzerindeki baskılar ve örgütümüzün yeniden şekillendirilmesi çabası böylece hızlandı. En özet haliyle söz konusu KHK`ler, "Türkiye`nin kamu idari yapısı/yönetimi" olarak tanımlanan alanlarda 12 Eylül 1980`den beri süren, kamuyu ve ekonomiyi serbestleştirme süreçlerine tabi kılan neoliberal dönüşümün TMMOB`ye ve diğer kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına otoriter bir tarzda uzanmasının etkili bir aracı olmuştur. Bu tarz, parlamenter sistemi, yasama ve yargı süreçleri ile Anayasal zemini dışlamaktadır. Bu çerçevedeki 644/648 sayılı KHK`ler ile 2011 yılında önemli bir adım atıldı. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı kapatılıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile onun bünyesinde bir "Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü" kuruldu. TMMOB`nin bu bakanlık ve müdürlüğün otoriter vesayeti altına alınması yönünde birçok adım atıldı. TMMOB ve bağlı Odaların yetki ve görevlerinin belirlendiği Anayasa`nın 135. maddesi ve 6235 sayılı TMMOB Yasası`na karşın Birliğimiz ve Odalarımızın mesleki hizmet prosedürleri ile idari ve mali denetiminin ilgili bakanlıkların bürokrasisine bırakılması, Anayasa`ya ve ilgili Yetki Yasası`na aykırı bir girişim olarak tarihteki yerini almıştı.
2011 genel seçimlerinin ortaya koyduğu Türkiye tablosu, AKP`nin gerçekleştirdiği neoliberal İslamcı dönüşümün yeni bir evresine geçildiğini göstermiştir. Seçimlerde AKP dışında, Kürt hareketi de başarılı olmuştur. Seçime "Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku" adı altında bağımsız adaylarla katılan Kürt hareketi, tarihindeki en çok milletvekilliğine ve ciddi bir toplumsallığa ulaşmıştı.
AKP gerçekte oy bazında 2009`dan beri görece gerilemektedir. Ancak açık bir şekilde düzen içi parlamenter alternatif sorunu yaşanmaktadır.
İktidarı, muhalefeti ve özellikle dış bağlantılarıyla karşımızda bir "düzen aklı", bir "üst akıl" söz konusudur. Parlamenter muhalefet zayıftır, iktidara karşı etkisizdir.
12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda geleneksel muhafazakâr seçmenden yeni rejim inşası için onay alan AKP, 2011 seçimlerinde bu toplumsal kesimleri kendi etrafında bloklayabilmiştir. Zira eski merkez sağ çökmüş; diğer yandan AKP`ye ve neoliberalizme karşı halkçı-toplumcu bir alternatif oluşturulamamıştır. Seçmen, baraj altında kalacak partilere oy vermemiştir. İktidar olanakları her seçimde olduğu gibi fütursuzca kullanılmıştır. AKP, geçmişin merkez sağı başta olmak üzere, dini ve milli refleksleriyle siyasete bakan toplum kesimlerini etrafında toplayabilmiştir. Türkiye`deki yeni rejim inşasına koşut olarak siyasetin merkezini de yeniden inşa eden AKP, sağdaki tüm eğilimleri kapsamak için gösterdiği çabanın karşılıklarını almıştır.
Ayrıca önemli bir faktör olarak vergi afları, borçların, prim ödemelerinin yeniden yapılandırılması vb. politikalar, büyük sermayeden iflas etmiş küçük esnafa dek nispeten rahat bir nefes aldırmakta ve AKP`nin toplumsal taban oluşumuna da yol açmaktadır. Yoksulluk, sürdürülebilir bir çerçevede desteklenmektedir. Serbestleştirme, özelleştirme, yatırımsızlık ve sanayisizleşme eşliğinde kentsel-kırsal dönüşüm projeksiyonları ve çılgın proje yaklaşımları, irili ufaklı sermaye çevrelerinin çeşitli toplum katmanlarına da yayılan çıkarlarına hizmet etmekte, yeni/yandaş sermaye oluşumlarına ve işgücü piyasalarında göreli de olsa bir genişlemeye yol açmaktadır. AKP bu nedenler bileşkesi itibarıyla genelde "başarılı" gibi görünmüştür, görünmektedir.
AKP, neredeyse bir referandum atmosferinde yapılan 30 Mart 2014 yerel seçimlerine, Meclis`te grubu bulunan muhalefet partilerine göre maddi, ideolojik, kültürel üstünlükler eşliğinde girmiştir. İktidar olanakları yanı sıra gerek iktisadi süreçlerin borç döngüsüyle döndürülmesinin yarattığı etkiler, gerekse yoksulluğun sürdürülebilirliği-yönetilebilirliği üzerinden denetleme mekanizmalarının ve bu girdap içindeki yaygın bir kitlenin varlığı seçimlerde önemli rol oynamaktadır. Küçük esnaf ve küçük iş çevrelerine yönelik aflar, borçların yeniden yapılandırılması, aldatıcı kolaylıkların sağlanması vb. iktisadi popülist politikalar yanı sıra bu kesimlerin "düze çıkma", "istikrar" beklentisi ve borç döngüsü içindeki bireyler ve ailelerin varlığı seçimlerin sonuçları üzerinde etkili olmaktadır.
Yerel seçimlere giderken hemen herkesin paylaştığı en büyük yanılgı ise, halkın AKP`ye muhalefetinin, AKP-Cemaat koalisyonunun çatlaklarından, twitter vb. sosyal medyadan yayılan, usulsüzlük ve yolsuzlukları deşifre eden bant kayıtları üzerinden geliştirilebileceğini sanmak olmuştur. Haziran Direnişi ile kendini gösteren halkın uyanışının ardından, Cemaatin yaptığı 17–25 Aralık rüşvet-yolsuzluk-usulsüzlük operasyonu ve sızdırılan bant kayıtlarının getirileri üzerinden Erdoğan`ın geriletilebileceği kurgusunun barındırdığı sorunlar, daha sonra yaşanan gelişmelerle açık bir şekilde görülmüştür. "Uluslararası komplo" ve "paralel yapı" gibi nesnel temeli de bulunan söylemler, iktisadi-sosyal sarsıntı istemeyen, "istikrar" beklentisi yüksek geniş kesimlerde etkili olmuştur. Yine de, var olan görüntünün aksine, seçim sonuçlarının AKP açısından bir zafer olmadığını belirtmek gerekir. Zira AKP`nin aldığı sonuç, 2009 yerel seçimlerine göre yüzde 4,5 oranında başarılı olmasına ve birçok seçim usulsüzlüğüne karşın 2011 seçimlerine göre yüzde 6,6 civarında bir gerilemeyi yansıtmaktadır. Bu gerçeğe karşın sonuçların, AKP`ye yeni iktidar manevraları yapmaya, cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 genel seçimleri için yeni denklemler oluşturmaya yönelik olanaklar sunduğu açıktır.
Bu toplu durumun sunduğu avantajlı koşullarda AKP, seçim öncesi devreye soktuğu HSYK ve internet yasaları ile sürdürdüğü totaliter yönelimi, her ne kadar Anayasa Mahkemesi bu yasalarda bazı sınırlamalar yaptı ise de, MİT yasası ve daha birçok düzenleme ile sürdürdü.
10 Ağustos 2014`te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düzenin üst aklı, AKP`nin neoliberal, İslami referanslı muhafazakâr toplum projesinin sürmesini istemiş; Türkiye yeniden "ılımlı-uyumlu İslam" rolüne çekilmek istenmiştir. AKP`nin "Yeni Türkiye"si, bu kez bütün düzen güçlerince "ılımlı-uyumlu İslam"ın mekânı yapılmak istenmiştir. İki partinin açıkladığı ortak Cumhurbaşkanı adayı, laiklik sorununun önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Yalnızca rüşvet ve yolsuzlukların olası etkilerine yani ahlaki-moral etkilere itibar eden, bant kayıtlarıyla idare eden, sağ adaylara bel bağlayan, sağ çevrelerle açık ya da örtük ittifaklarla yetinen, ABD-Cemaat operasyonlarına açık bir "merkez sol" söz konusu olmuştur. Türkiye, AKP`li veya AKP`siz ama AKP ile oluşturulan "yeni Türkiye`ye" mahkûm kılınmak istenmiştir, istenmektedir. Türkiye, kapitalizmin yeni liberal politikalarını, onun ürünü olan AKP`nin politikalarını sürdürmek zorunda bırakılmaktadır.
Parlamenter muhalefetin başarısızlığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de yansımış ve azımsanamayacak sayıda seçmen sandık başına gitmemiştir. Erdoğan 14 milyon 409 bin seçmenin (yüzde 25,87) katılmadığı oylamada toplam seçmenin yüzde 37,71`inin; oylamaya katılanların (41 milyon 283 bin 627) geçerli oylarının (40 milyon 545 bin 911 kişi) yüzde 51,79`unun oylarıyla Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Sonuçta, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde "soluklanan" Türkiye demokratik kamuoyu değil, AKP ve Erdoğan olmuştur.
Türkiye böylece demokrasinin kırıntılarını, parlamenter temsili rejimin gereklerini ve kuvvetler ayrılığını yok etmeye yönelik, hukuka aykırılıklarla dolu, bir yandan "yasal" bir yandan da fiili bir sürece girmiştir. Erdoğan`ın Başbakanlığa atadığı Davutoğlu da "teorik" fantezileri ve dinci söylemiyle görevine başlamıştır. AKP`nin "yeni Türkiye"sinin ilk icraatlardan biri, yargı kararlarını çiğneyerek, Atatürk Orman Çiftliği arazisinde tarihi Çankaya Köşküne alternatif olarak yaptırılan devasa maliyetli "kaçak saray"ın, yeni adıyla "külliye"nin Cumhurbaşkanına tahsis edilmesi olmuştur.
Genel olarak söyleyebiliriz ki, mevcut durum ve gidişattan rahatsız olanlar; Cemaatin kuyruğuna takılmayı, liberaller veya eski-yeni MHP`lilerden medet ummayı içine sindiremeyenler ciddi adımlar atmak zorundadır. Cemaatin koluna takılarak solculuğu liberaller ve MHP`liler ile harmanlayanlar geleceğin Türkiye`sinin mimarı olamazlar.
Görülmesi gereken önemli bir düğüm noktası bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlığının fiili olarak başkanlık boyutuna ulaşması yanı sıra temsili demokrasi/temsili siyaset ve parlamentarizm bir kriz içindedir. Bu kriz eski-yeni rejim arası geçişkenlikleri gizleyen farklılıklardan beslenen rejim krizini derinleştirmekte ve ekonomik kriz öğeleri ile iç içe bir şekilde gelişmektedir.
2013 yılındaki Haziran isyanı ve iktidar kanatları arasında yaşanan çatışmayla, uluslararası güçlerin bu çatışmada yer alış biçimleri ve yeni oluşan örtülü ya da nispeten açık ittifak ilişkileri de göstermiştir ki, AKP`nin tek başına iktidar dönemi bitirilmek istenmektedir. AKP iktidarı halkın diri kesimleri nezdinde meşruiyetini yitirmiştir evet, ama daha önemli olan, Türkiye`nin kimi imaj değişimleri eşliğinde yine sağa, yeni sağ iktidarlara mahkûm kılınmak istenmesidir. Bugünkü birçok çelişki ve çatışma, aynı zamanda yeni liberal dönüşüm programını önümüzdeki dönemde kimlerin sürdüreceği çatışmasıdır.
Erdoğan`ı eleştiren Batı için olsun, ülke içindeki büyük sermaye güçleri için olsun, muhafazakâr, neoliberal ekonomik-sosyal-sınıfsal politikalardan vazgeçilmesi ya da düzen içi görece başka bir iktisadi politika, başka bir yaklaşım benimsenmesi söz konusu değildir. Bu durum, AKP`nin diktatoryal yöneliminin beslediği liberal demokrat özlemlerin önünü hem iktisadi hem de siyasi açıdan kesici niteliktedir.
Düzen içi çıkmazların düzen dışı eğilimleri beslediği, besleyeceği, sınıf mücadelelerine daha fazla kapı açtığı, somut uygulama, çelişki ve yaşadığımız sorunlardan dolayı bariz bir gerçekliktir. Dünya çapındaki birçok düşünür ve aydının mevcut krizi "kapitalizmin-emperyalizmin son krizi" olarak değerlendirmesi; sistemin, sistem içi bir çözüm üretemez noktaya evrildiği saptamaları oldukça önem taşımaktadır.
İktidar uygulamalarının yarattığı çok yönlü tepki birikimi ve TMMOB dâhil toplumsal muhalefet öbeklerinin gerçek güçleriyle orantısız mücadelelerinin toplumda niteliksel ve niceliksel yankı bulması söz konusudur. Nihayetinde AKP`ye karşı parlamenter düzlemin dışında bir toplumsal muhalefet de oluşmuştur. Taksim Gezi Parkı-Haziran Direnişi ve sonrasındaki irili ufaklı toplumsal direnişlerin etkisi 2014`te yaşanan iki seçimde soğurulmuştur ama kitleler geçmiştekilerden farklı bir şekilde, çok yönlü bir siyasallaşma süreci içindedir. Emekçiler, kadınlar, gençler, çeşitli meslek gruplarından olup gerçeklerin farkına varanlar, AKP karanlığında deyim yerinde ise yeni bir aydınlanma yaşamakta, değişik mücadele biçimlerini de denemektedirler.
Seçimlere katılım oranları diğer birçok ülkeye göre yüksek olsa da kitlelerde seçim mekanizmalarına ve seçim sonuçlarına güvensizlik yayılmaktadır. 2013 yılındaki Taksim Gezi Parkı-Haziran Direnişiyle birlikte oluşan park forumları-halk meclisleri ve çok sayıdaki işçi-emekçi-halk direnişleri, kitlelerin sınırsız, doğrudan, yaygın demokrasi istemlerini ortaya çıkarmış ve kitlelerin kendilerini toplumsal eylemlilik içinde ifade kanallarını yaratmıştır. Ancak bu tepki ve ifade kanalları arasında yer yer iletişim olmakla birlikte organik siyasal-toplumsal ilişkiler kurulamamış durumdadır. Toplumsal muhalefet güçlerinin birlikte mücadelesinden henüz söz edemiyoruz. Özetle sistemik kriz koşullarında AKP ve düzene karşıt dinamiklerin, kısaca toplumsal muhalefetin birliğinin, birlikte mücadelesinin ciddi bir sorumluluk eşliğinde sağlanması gerekmektedir.
2015 MİLLETVEKİLİ GENEL SEÇİMLERİNE GİDERKEN
GENEL DURUM VE AKP`NİN "YENİ TÜRKİYE"Sİ
2010 referandumu sonrasında AKP`nin en belirgin söylemi "ileri demokrasi" idi, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraki dönemin söylemi de "yeni Türkiye" oldu.
Türkiye 2015 seçimlerine giderek yoğunlaşan özel bir ortam eşliğinde girmektedir.
Bugün Türkiye, cumhuriyet, demokrasi, bilim, teknik, aydınlanma ve laiklik düşmanı, emek düşmanı, kadın düşmanı, çocuk düşmanı, dinci-mezhepçi faşist, totaliter bir zihniyetle yönetilmektedir.
AKP`nin "yeni Türkiye"si "yurtta barış, dünyada barış" politikasını terk etmiş, ülkede ve bölgede gerilim ve savaş peşinde koşmaktadır.
Bugünkü Türkiye, modern cumhuriyetin, laikliğin, demokrasinin, parlamenter temsili rejimin, kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının, Danıştay ve Yargıtay`ın, basın, örgütlenme, toplanma, tüm demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesine yönelik, hukuka aykırılıklarla dolu bir ortamda emek sömürüsü cenneti ve işçi katliamlarının mekânı olmuştur.
Bugünkü Türkiye, sanayisizleşmenin, yatırımsızlığın, plansızlığın; fason ve taşeron üretimin, üretiminin ithal girdiye bağımlı olduğu; tarımın tasfiye edildiği, yeraltı-yerüstü varlıklarının ve bütün ülkenin imara ve kentsel talana açıldığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, siyasal temsil, parlamento, kamu yönetimi, hükümet, iktidar erklerinin alışılagelmiş biçimlerini dışlayan bir tarzda yönetilmekte ve "Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir" sözlerinin rahatlıkla sarf edilebildiği, demokrasinin hiçe sayıldığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, "kutsal dava", "kutsal yürüyüş" ve bu kapsamda "demokrasi dahil siyasal değerlerin restorasyonu"nun sözünün edilebildiği bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, "10 Ağustos`ta Cumhurbaşkanı`nın halk tarafından seçilmesiyle Türkiye`de bir dönem fiilen bitmiştir. Parlamenter sistem, 10 Ağustos`ta bir daha geri dönüşü olmamak üzere milletimiz tarafından bekleme odasına alındı" sözleri ile demokrasi dışı totaliter yönetim biçimlerinin açıkça savunulabildiği bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, merkezi kamu yönetimi ve yerel yönetimlerin artık mafyavari rant ilişkileriyle belirlendiği, Sayıştay raporları ile belgelendiği üzere iktidar harcamalarının tamamen denetim dışı kaldığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, kalkınma, sanayileşme, planlama, kent, imar ve çevre politikalarının dinamik gücü olan mühendislik, mimarlık, şehir planlama disiplinlerinin tasfiye edildiği; bilim ve tekniğin önermelerinin yerini rantın ve gericiliğin mimari çirkinliğinin aldığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, basın özgürlüğünün, haberciliğin temel gereklerinin dışlandığı ve cezalandırıldığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, kitle hareketlerinin devlet şiddeti ve ölümle cezalandırıldığı, polisin ağır silahlarla donatıldığı, "kamu düzeni ve güvenliği" söyleminin polis şiddetini meşru kılmaya çalıştığı, yeni "iç güvenlik" yasası ile polis zorunun yasal güvenceye kavuşturulduğu bir ülke halini almıştır.
Bugünkü Türkiye, "kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri" gerekçesiyle Cumhurbaşkanına "örtülü ödenek" tahsis edildiği, Cumhurbaşkanlık sarayının ağır silahlarla donatıldığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, dinci, milliyetçi, faşist öbeklerin, halka karşı linç ve iç savaş nosyonlarıyla kışkırtıldığı bir ülke halini almıştır.
Bugünkü Türkiye, üniversitelerin özel güvenlik aygıtları ve karakollarla kuşatıldığı, rektörlerinin cumhurbaşkanına bağlı olduğu, yedek işgücü ve işsizlik depolarına ucuz işgücü hazırlayan bir ülke olmuştur.
Bugünkü Türkiye, "Türkiye`nin konumu itibariyle biz icat yapamıyoruz, buluş yapamıyoruz. Tarım ülkesiyiz biz. Ara teknik eleman ülkesiyiz biz"; "Tarımın köylünün elinden alınması gerekiyor", "Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?..", "Hem laik hem Müslüman olunmaz.. ya Müslüman olacaksın ya laik", vb. sözler sarf edenlerin yönettiği Osmanlıcı, İslamcı, şizofrenik bir ülke görünümü almıştır.
Bugünkü Türkiye, "Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur", "Kardeşim ne Kürt sorunu ya? Artık böyle bir şey yok" diyenlerin Kürt sorununda "çözüm süreci" yürüttüğü, "açılım" yaptığı, Türk-İslam sentezini Kürt-İslam sentezi üzerinden güçlendirmeye ve onu da "ümmet" arkaikliğine tabi kılmaya çalıştıkları bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, kadın emeği, kimliği ve bedeninin bir bütün olarak sömürüldüğü, nesneleştirildiği, kadın cinayetlerinin ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin arttığı, çocukların her tür istismara uğradığı, sokaklarında Türkiyeli-Suriyeli kadın ve çocukların dilenci yapıldığı, istismar edildiği bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, internet ve sosyal medyaya erişimin başbakan ve bakanların istemi üzerine engellenebileceği bir yasaklar ülkesi haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, anti-demokratik seçim barajı, anti demokratik siyasi partiler ve seçim yasalarının meşruiyet kazandığı bir ülke haline gelmiştir.
Bugünkü Türkiye, istisnaların kaide/kural, olağanüstü hallerin olağan hal olarak anlaşıldığı bir ülke haline gelmiştir.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si 12 Eylül Faşizminin Üzerinde Yükseliyor
Bilindiği üzere 12 Eylül 1980`de yapılan askeri darbe, IMF ile bağıtlanan 24 Ocak 1980 ekonomi kararlarının üzerine gerçekleşmiş, emek ve demokrasi karşıtı, kapitalizmin neoliberal uygulamalarına geçişi sağlayan faşist bir darbe idi.
12 Eylül, Kenan Evren ve Turgut Özal`la başlayan ve bugüne dek uzanan bir düzenin adıdır. 12 Eylül`ün anti-demokratik anayasası, oluşturduğu kurumları, emek düşmanı/sermaye yanlısı düzenlemeleri ve dinci gericiliği yaygınlaştırması, AKP iktidarında mantıksal ve fiili gelişmesinin doruğuna ulaşmıştır. Serbestleştirme, özelleştirme, sanayisizleştirme, tarımın tasfiyesi; esnek, güvencesiz, taşeron çalışma biçimleri, sendikasızlaştırma; eğitim ve sağlık alanlarında yürütülen neoliberal dönüşüm operasyonları, yerli ve yabancı sermaye güçleri lehine, yeni bir sermaye birikimi sürecinin gereksinimleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.
12 Eylül Anayasası, arada yapılan birçok anayasa değişikliği ile pekiştirilmiştir. Anti-demokratik muhtevadaki siyasi partiler ve seçim yasaları AKP tarafından korunmaktadır. Meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütlerine yönelik anti-demokratik düzenlemeler 12 Eylül`ün devamı ve doruğu niteliğindedir.
12 Eylül`ün darağaçlarında, cezaevlerinde, dağlarda, sokaklarda gerçekleştirdiği katliam, baskı ve terör ağı, bugünün özgül koşullarında sürmektedir. Haziran Direnişi ile birlikte AKP iktidarı ülkeyi polis ve gaz cumhuriyetine dönüştürmüştür.
12 Eylül döneminde önce "Türk-İslam Sentezi" adı altında desteklenen dinci gericilik, bugün siyaset, bilim kurumları, üniversiteler, eğitim, gençlik, spor, aile vb. alanlar üzerinden toplumsallaştırılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı`nın bütçesi ve toplumsal etkinliği devasa ölçülerde büyümüştür.
12 Eylül faşizminin desteklediği Suriye`nin Müslüman Kardeşleri`ne, AKP iktidarında yeni çok uluslu şeriatçı örgütler eklenmiştir.
12 Eylül`den bu yana yeni liberal ekonomik politikalar tepe noktasına varmış, toplumsal yaşamda, kamu yönetiminde, kamusal görev ve işbölümünde, hayati önem taşıyan kurumlarda ve meslek alanlarında köklü değişimler yaşanmaktadır.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Neoliberalizmin İktisat Politikalarını Uyguluyor
Türkiye, sosyo ekonomik yapı ve devlet yapısı itibarıyla, 24 Ocak 1980 ekonomi kararları ve 12 Eylül darbesinden bu yana, neoliberal temellerde yeniden yapılandırılmaktadır. Bu yeniden yapılanma; emperyalist sömürü, yerli büyük sermaye, yeni sermaye grupları ve ranta dayalı çıkarlar doğrultusundadır. Bu kapsamdaki serbestleştirme ve özelleştirmeler sonucu kamu sanayi işletmelerinin yerli-yabancı sermayenin talanına sunulması, kamusal hizmetlerin piyasaya açılarak ticarileştirilmesi, büyük sanayi üretiminin ithalata bağımlı fason yapıya dönüştürülerek KOBİ`leştirilmesi, güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaştırılması ve kamu idari yapısının bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi, söz konusu yeni liberal uygulamaların köşe taşları olmuştur. Bu politikalar aynı zamanda mühendislik hizmetlerini de etkilemiş, mühendisliğin sanayi, tarım, kent ve toplum yaşamına yönelik, bilimsel teknik temellerdeki kamusal, toplumsal hizmet niteliği aşındırılmıştır.
24 Ocak ekonomi kararları ve onun gerektirdiği sert 12 Eylül düzeni ile başlayan ve kapitalizmin neoliberal dönem uygulamaları olan serbestleştirme, özelleştirme, sanayisizleştirme, tarımın tasfiyesi, emeğin esnek-güvencesiz çalışma koşulları ve düşük ücret kıskacına alınması ile emperyalizme bağımlılığın ürün ve sonuçları, bütünlüğü içinde AKP iktidarında görünür olmuştur.
AKP iktidarı, iktisadi açıdan, on iki yılı aşan iktidarının doruğu olarak, "ustalık döneminde", kapitalizmin neoliberal uygulamalarının gerektirdiği yeni sermaye birikimi politikaları uyarınca çeşitli alanlarda yoğunlaşmıştır.
Biri işgücü piyasasında emekçilerin, işgücünün üzerinde baskı kurarak sömürünün artırılmasıdır. Esnek üretim-esnek istihdam modeli uyarınca geliştirilen güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, aynı zamanda merkezi bütçe vergi gelirlerinin önemli kısmını karşılayan emekçi ücretlerinin daha fazla baskı altında tutulması ve dolaylı vergilere yüklenilmesi, ek vergilendirmeler, bu amaca hizmet eden araçlar olarak uygulamaya konulmuştur. Bu politikaların sonucu zamlardır, işsizlik ve yoksulluktur.
AKP iktidarının yoğunlaştığı bir diğer alan ise, liberalizasyon (serbestleştirme) ve özelleştirmenin tüm alanlara yayılması ile ranta dayalı birikim politikalarıdır. Bu politikaların 2013–2014 yıllarındaki Bakanlar Kurulu kararlarının çoğunluğunu oluşturan imar, emlak, arazi, çevre, kent alanlarında somutlandığı açıkça görülmektedir. Kamunun birikimlerini ilk döneminde hızla özelleştiren iktidar, ustalık evresinde arazi ve taşınmazlara, toplu konut ve kentsel dönüşüm süreçlerine, bütün ülkenin imara açılmasına suların, derelerin, ormanların ve tüm doğanın piyasalaştırılmasına yönelmiştir.
Kapitalizmin temel yasaları arasında bulunan azami kâr ve sömürü, bugün esasen bu iki alan üzerinden sağlanıyor. Finans sistemi ise emek, üretim, ithalat-ihracat, borçlanma ve rant politikalarının bütünü üzerinden sistemin döngüsünü tamamlıyor.
AKP iktidarının gerek otoriterleşme gerekse dış politikada savaş yanlısı siyasi politikalarının kökeninde de büyük oranda iktisadi neden bulunmaktadır. Zira emekçilere yönelik düşük ücret politikaları ile sanayinin fasonlaştırılması, tarımın büyük oranda tasfiyesi ve dışa bağımlılığa endeksli genel durumun üreteceği sayısız tepkiye yanıt, devletin ekonomik süreçlere paralel olarak otoriterleşmesi ve dinselleşmesi şeklinde olmaktadır. Savaş yanlısı politikalar da emperyalizme bağımlı politikalar yanı sıra "pastadan pay kapmak" sözünde somutlandığı üzere son kertede iktisadi nedenlere dayanmaktadır.
İdeolojik, kültürel, toplumsal alanlardaki düzenlemeler ise iktisadi ve siyasi politikalara destek niteliğindedir. Eğitim-öğretim, gençlik, kadın, spor, vb. alanlara dair politikalarda somutlanan gerici, laiklik karşıtı, dinsel ideolojik-kültürel öğeler, toplumsal yaşamı bütün yönleriyle belirlemekte ve söz konusu iktisadi, siyasi amaçlara hizmet etmektedir.
AKP iktidarının iktisat politikalarını açarak değerlendirmeye devam edersek, yatırım temelli üretimden, sanayileşmeden, istihdamdan uzak yeni ‘büyüme` oyunlarının, kamu ve halk açısından yaşanan gerçek küçülmeyi ve artan sömürü yoğunlaşmasını gizleyemediğini belirtmek gerekir. Üretimi, özellikle imalat sanayini gerileten bu büyüme paradigması dış kaynakların borsaya, devlet kâğıtları ve hizmet sektörlerine yönelik sıcak para giriş-çıkışlarına, üretim ve ihracatın bu hareketlere ve zaten bunalımdaki ihracat merkezlerinin (AB) talep durumlarına bağlı olarak şekillenmekte ve yüksek borç yükünü sürekli kılmaktadır.
Türkiye ekonomisinde on iki yıldır izlenmekte olan AKP dönemi ekonomi politikaları imalat sanayiini geri plana atarken döviz üretme kapasitesi zayıf İstanbul rantı odaklı inşaat-emlak sektörünü, perakendeciliği, hizmet sektörlerini özendirmiştir. Önemli kur riskleri taşıyan büyük dış borçlanmalarla gerçekleştirilen bu sektöre yönelişler, Türkiye`nin döviz kazanma kapasitesi ve yeteneğini zayıflatırken sanayinin de hızla rekabet gücü kaybına ve zafiyetine yol açmıştır.
Ekonomiyi tamamen piyasalaştırma, özelleştirme, serbestleştirme, güvencesiz ve esnek istihdam üzerinden tanımlayan AKP döneminde, 2001 krizinin ardından yaşanan sıcak para akışı ile birlikte ekonomide göreli bir rahatlamadan, her alanın ranta açılmasıyla inşaat/yapı sektörü üzerinden sanal bir büyümeden söz edilmekle birlikte bu durum bölüşüm, işsizlik ve yoksulluğa dair olumsuzlukları derinleştirmiştir. Çaresizlik içerisindeki geniş kitleler, ucuz işgücü olarak esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mecbur kalmakta, AKP bu kesimlerle kurduğu içeriden, aşağıdan ve cemaatler-vakıflar üzerinden kurduğu ilişkilerle onları etki alanında tutabilmektedir.
Kronikleşmiş işsizlik, cari açık, ithalata ve sıcak paraya bağımlılık gibi olguların Türkiye için önemli sorun alanları oluşturduğunu ve oluşturacağını belirtmek gerekir. Zira Türkiye ekonomisi istihdam, yatırım, üretim, dış talep alanlarında daralma ve sermaye hareketlerinin serbest giriş-çıkışı ve aşırı borçlanma gibi süreçlerle gerçekte kilitlenmiş durumdadır.
İthalatla sağlanan ara malı girdiler ve hammadde bağımlılığı ile üretim ve ihracattaki dışa bağımlılık, yapısal özelliğiyle sürmektedir. Üretim, yatırım, verimlilik ve büyüme ile istihdam arasındaki bağlar kopmuş durumdadır. Türkiye`nin tasarruf oranı AKP iktidarında yarı yarıya düşmüştür. AKP iktidarında sanayi, katma değer ve istihdam düzeyi itibarıyla gerilemiştir. Kamunun sanayi yatırımlarındaki payı artık binde`li oranlara düşmüştür. Kamu artık üretken olmayan, katma-değer yaratmayan ve istihdamı öngörmeyen yatırımları yapmakta, bölgesel kalkınma projelerine girmemektedir.
Esnek yönetim ve serbest yerel dinamikler anlayışına dayandırılan bölgesel kalkınma yaklaşımı, gerçekte bölgeleri uluslararası pazarlara açmakta, kamu öncülüğündeki ulusal/merkezi–bölgesel kalkınma perspektifini dışlamaktadır.
Orta Vadeli Program ve Planlarda da kamunun bütünüyle sanayiden çekilmesi, son kalan sanayi tesislerinin (şeker sanayi, gıda, elektrik ve doğalgaz dağıtımı vs.) özelleştirilmesi hedeflenmiştir.
Geniş tanımlı işsizlik hesaplamalarına göre her beş kişiden biri işsizdir. Genç nüfus ve kadın işgücü istihdamı giderek daha fazla gerilemektedir. Her üç gençten biri ne istihdam edilmekte ne de eğitim alabilmektedir. Sanayi istihdamı da yüzde 19`u aşamamaktadır. İşsizler kadar banka borçlusu bulunmaktadır. Kredili-borçlu yaşam, toplumun iliklerine işlemiş durumdadır. Kısacası Türkiye, uluslararası dalgalanmalar dışında da yapısal olarak ciddi bir bunalım ve kırılganlık içindedir.
Türkiye 10 yıllık milli gelir artışında, dünyada 108. sıradadır. Ekonominin büyüklüğü ölçütünde de 17. sıradan 19. sıraya gerilemiştir. TL`nin dolar karşısında son on yıldaki değer kaybı, yüzde 61`i 2011 sonrası olmak üzere yüzde 87`dir. Sanayi üretimi, ihracat ve yurt içi tasarruflarda düşüş söz konusudur.
Ülkemizdeki durum iktisadi, sınıfsal-toplumsal, siyasal düzeylerde kızışmaktadır. Sanayi üretiminin fason ve taşeron niteliği, kendini Soma, Ermenek, Torunlar Center ve diğer birçok katliamda çok acı bir biçimde göstermiştir.
Türkiye ekonomisi açısından; önümüzdeki dönemde, yıllardır dile getirdiğimiz ekonomik kırılganlıkların daha da belirginleşeceğini söyleyebiliriz. Türkiye, iktisatta önemli bir kavram ve durum olan "durgunluğun" eşiğindedir. Kimi iktisatçılara göre de durgunluğun içindedir. Ekonomik durgunluk, aynı zamanda ekonomik-siyasi bunalımın beşiğidir. Türkiye zaten bu menzilin hep içindedir.
Dış borçlanmaya dayanan spekülatif büyüme, spekülatif nitelikli yabancı sermaye girişlerinin teşviki ve döviz bolluğu sayesinde yapılan ithalata dayalı olarak iç tüketimin genişletilmesi politikası, bugün belirli bir sınıra ulaşmış durumdadır. Korumacı döviz kuru yokluğu yakıcı bir sorundur. Halkın alım gücü azalmıştır, azalmaktadır; olmayanı borçlanma yolu da, iç tüketimin genişletilmesi açısından belirli bir sınıra dayanmıştır.
Yabancı sermayeyi çekmek ve dış açığı finanse edebilmek için faizlerin yüksek olması gerekliliği; ama diğer yandan, özel tüketim ve yatırım harcamalarını uyarmak için faizlerin düşük tutulması gerekliliğinden kaynaklanan bir çelişki de söz konusudur. Bu konu bugün ülkeyi yönetenlerin, dışa bağımlılık zinciri içinde karar alma süreçlerini etkileyen başlıca sorunlar arasındadır. Emekçilerin, halkımızın ise, her durumda bu politika demetinden giderek daha fazla olumsuz bir şekilde etkilendiği ve etkileneceği açıktır.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Emperyalizmin ve AKP-Cemaat Koalisyonunun Ürünüdür
Neoliberal iktisadi-siyasi-sosyal politikaların geride bırakarak aşmak istediği eski rejimin unsurlarını emperyalizmin desteğiyle saf dışı bırakan AKP iktidarı, yani AKP-Cemaat koalisyonu, her toplumsal muhalefet dinamiğinin üzerine tam bir sertlik ve düzmece delil yöntemleriyle gitmiştir. Uzun süreli tutuklamalarla anılan Ergenekon, Balyoz, Oda TV, KCK operasyonları, şimdi birbirlerini suçlasalar da söz konusu koalisyonun ortak icraatları olmuştur. Bu koalisyon, pek çok alanda giriştiği iktidar mücadelesinden galip çıkmış, kendilerine karşı olan eski yapı içindeki dirençleri birlikte kırmıştır. Ancak, AKP-Cemaat iktidarı belli bir doruğa ulaştığı anda iç çelişki ve çatışmalarla sarsılmış, bağlı olduğu uluslararası güçlerle ilişkileri sorunlu boyutlara taşınmıştır.
AKP-Cemaat koalisyonu, emperyalizmin uluslararası güç durumunu daha fazla gözeten taraf olan Cemaatin mevzilerini genişletme çabası üzerine çatlama eğilimindeydi. Haziran halk hareketinin ortaya çıkışı üzerine bu koalisyon daha fazla çatlamış ve bütün iktidar aygıtları açık bir çatışmanın alanı olmuştur. Yeni rejim oluşumu sürecinin sancılarının devlet aygıtına yansımaları ile birlikte bu iki güç arasındaki çatışma, sermaye birikim süreci, hukuk-yargı, "güvenlik" aygıtları, iletişim-haberleşme, "bilim" kuruluşları ve üniversitelere de yansıdı ve zaten aşınmış olan parlamenter temsili düzenin krizi ile birleşerek "rejim krizi" şemsiyesinin altına yerleşti. Bu çatışma, yürütmenin başında bulunması itibarıyla AKP`nin etkinliğinde sürüyor ise de söz konusu total krizin-rejim krizinin, hem düzen içi hem de düzeni sarsarak aşabilecek sınıfsal, siyasal, toplumsal yönleri bulunmaktadır.
Burada unutmamamız gereken, "AKP iktidarı" diye özetlediğimiz yönetsel ve ideolojik-siyasi durum, yani yasama-yargı-yürütme güçlerinin otoriter birliği/tekliği durumunun ve onun ideolojik çatısının, bizzat bu iktidar koalisyonunun iki tarafının güç birliği ile oluşturulmuş olmasıdır. Emperyalizm tarafından her düzeyde desteklenmiş olan bu iki gücü İslami köklerinin yanı sıra birleştiren bir husus olan, eski rejimin yeni liberal-yeni sağ bir çerçevede dönüştürülmesi süreci, zaten 24 Ocak 1980`den beri başlamıştı ve sürüyordu. İktidar koalisyonunun her iki kanadı, kamu idari yapısını dönüştürme, serbestleştirme, özelleştirme, her şeyi piyasaya açma, yerli-yabancı sermaye hareketlerinin serbestisinin sağlanması sürecinin gerekleri ile toplumsal muhalefet öbeklerinin baskı ve şiddetle bastırılma gerekliliklerini her düzeyde yerine getirmede tek bir iktidar gibiydiler. Ta ki, önlerinde engel olarak gördükleri eski devlet-siyaset erklerini tasfiye edip, "yeni Türkiye`nin egemeni kim olacak" rekabeti ortaya çıkıncaya kadar. Cemaatin yapmaya çalıştığı imaj değişikliklerine karşın söz konusu çatışma, yeni liberal dönüşüm programını önümüzdeki dönemde kimin hangi biçimlerde sürdüreceği çatışmasıdır.
Bu çatışma, en genel anlamda sermayenin sermaye ile, daha özel anlamda yeni sermaye güçlerinin bir kesiminin eski büyük sermaye güçleri ile, daha dar anlamda yeni palazlanan sermaye güçlerinin kendi aralarındaki bir çatışmadır. Bu iktisadi paylaşım kavgasının uluslararası boyutları da bulunmaktadır ve konu, esasında ülkemizin kaynaklarının, halkımızın alın teri ile ürettiklerinin paylaşımı kavgasıdır; sömürü-rant düzeninin kimlerin elinde sürdürüleceği çatışmasıdır.
ABD ve Cemaat, 17–25 Aralık rüşvet-yolsuzluk operasyonu ve sonrasında sızdırılan bant kayıtlarıyla, Haziran Direnişi ile halkın önemli bir kesimi nezdinde meşruiyetini yitiren AKP`nin geriletilmesi üzerinden hükümet değişimini amaçlamıştır. Düzen içi egemenlik çatışması, gerçekte bu düzeni de sorgulayan Haziran kalkışması kitlelerini, yalnızca Erdoğan`ın ve çok dar bir kadronun geriletilmesi üzerinden istismar etmek istemiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de bu çerçevede değerlendirilmiş, fakat bildiğimiz üzere AKP iktidarı, ipleri bütünüyle ele geçirmiş, ABD-Cemaat operasyonu deşifrasyon başarısıyla yetinmiş, iktidara yönelik amaçlar ise başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Şimdi Cemaatli AKP iktidarının "yeni Türkiye"si değil, Cemaatin ruhunun da içerildiği ve yalnızca Erdoğan`ın belirleyici olduğu bir "yeni Türkiye" söz konusudur.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Emekçilerin Alın Terleri ve Ölümleri Üzerinde Yükseliyor
Evet, AKP`nin "yeni Türkiye"si, emekçilerin alın terleri ve ölümleri üzerinde yükselmektedir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusu, AKP iktidarının 2003 yılından bu yana yaptığı onlarca yasa/mevzuat düzenlemesiyle piyasanın acımasız koşullarına teslim edilmiştir. "Ulusal İstihdam Stratejisi" kapsamında ilgili yasalarda yeni düzenlemeler yapılmakta, bu strateji ile İş Yasası ve ilgili yasalar yine değiştirilmekte, esnek, güvencesiz çalışma biçimleri yayılmakta, geçici-kiralık işçilik uygulamasına geçilmekte, özel istihdam büroları yaygınlaştırılmaktadır. Kıdem tazminatlarının kaldırılmasına yönelik adımlar da hep gündemdedir. "Bölgesel asgari ücret" uygulaması yoluyla da asgari ücret geriletilecektir.
Yeni sermaye birikim sürecinin belirlediği, üretimin fason-taşeron niteliği ve bu sürecin vahşi sonuçları, Soma katliamında ve birçok iş cinayetinde acı bir biçimde görülmektedir. İşlerin taşeron usulüne göre bölünmesi, taşeron çalışma, aşırı üretim, işçi sağlığı-iş güvenliği önlemlerinin bulunmaması ve kamu denetiminin ortadan kaldırılmasının yakıcı sonuçları toplumsal düzeyde görülmektedir.
AKP iktidarı döneminde binlerce emekçi iş cinayetlerinde yaşamlarını kaybetmiştir. Her durumda mevcut durum gerçekte bir iç savaş bilançosu gibidir ve sermayenin vahşi emek sömürüsünün yalnızca bir yönünü göstermektedir. "Kaza" denilen iş cinayetleri, kamu işletmeciliği ve kamusal denetim savunumuzun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu cinayetlerin sorumlusu sermaye ve siyasi iktidardır. Ancak sorumluluk özellikle çalışanlara ve iş güvenliği mühendislerine yıkılmaktadır. Esnek ve yoğun üretim, taşeron çalışma, kentsel rant süreçleri, doğal kaynakların talanı, rödövans/taşeron uygulamaları, birbirleriyle bağlantılı olarak iş kazalarını/cinayetlerini ve meslek hastalıklarını artırmaktadır.
Çalışma yaşamıyla ilgili neoliberal düzenlemeler bir bütün olarak emeğin ve mühendisliğin aleyhinedir. Israrla belirttiğimiz "yapılması gerekenler"in dikkate alınmaması durumunda iş cinayetlerinin süreceği çok açık bir gerçekliktir.
İşçi sağlığı ve iş güvenliğinden toplumsal yaşamın mesleki bağımız bulunan bütün alanlarına dek kendini yakıcı bir biçimde hissettiren kamusal üretim, kamusal hizmet ve kamusal denetim gerekliliği artık toplumsallaşma seyri izlemektedir. Örneğin Soma`daki işçiler "kamulaştırma" dediler ve denetimsizliğe, azami kâr amacının yol açtığı yaşam ve çalışma koşullarına işaret ettiler. Bu durum, bizim programatik tespit ve önermelerimizin doğrulanmasına, uğruna mücadele ettiğimiz doğruların toplumsallaşmasına dair önemli bir örnek oluşturmaktadır.
İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki sorunları yaratan düşünce ve iktisadi sistemi daha da sert politikalarla uygulama yolunu seçen AKP iktidarı, çalışma rejiminde esnekleştirmeye, serbestleştirmeye, güvencesizleştirmeye daha fazla yol vererek sorunları daha da derinleştirmektedir.
AKP`nin "yeni Türkiye"si, iş güvenliği tedbirleri için, "tedbirde aşırılık Allah`a güveni sarsar" hutbelerinin verildiği, iş kazaları ve cinayetlerinin sorgulanmasının önüne dinciliğin dogmatizminin çıkarıldığı bir ülke olmuştur.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Kürt Sorununu Yine Çıkmaza Sokuyor
Bölgedeki gelişmeler ve özellikle son on yılda bölgede, özel olarak da Irak ve Suriye`de yaşanan gelişmelerle Kürt sorunu ulusal-tarihsel ölçeğine doğru büyümüş, Irak ve Suriye`deki gelişmelerle birlikte daha fazla uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Irak, İran, Suriye ve Türkiye`deki Kürt sorununun emperyalist çıkarların ilgi alanında olduğu da bilinmektedir.
"Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur", "Kardeşim ne Kürt sorunu ya? Artık böyle bir şey yok", "Yaradılanı yaradandan ötürü severim" diyenlerin Kürt sorununda "çözüm süreci" yürüttüğü ve "açılım" yaptığı iddia edilen milliyetçi-ümmetçi senteze sahip olanların Kürt sorununa yaklaşımda tercih ettiği yöntemlerin, geleneksel yöntemlerden çok da farklı olmadığı, sorunun aldatma ve oyalama ile çözülemeyecek kadar derinlik ve hassasiyet gerektirdiği açıktır.
AKP iktidarı, Kürt halkı arasında Kürt-İslam sentezi doğrultusunda toplumsal taban yaratmaya çalışarak gerçekte mevcut çelişkileri derinleştirici yönde adımlar atmaktadır. Kürt-İslam sentezinin bir üst şemsiyesi ise Türk-İslam sentezi ve onun şemsiyesi de "ümmet" bilinci olacaktır. Böyle olması istenmektedir.
Erdoğan iktidarı, Kürt sorununu oyalama taktikleri, kalekollar yapımı, Türk-Kürt-İslam sentezi ve provokasyonlar üzerinden gerçekte çıkmaza sokmaktadır. AKP iktidarı, Rojava geneli ve Kobane`de Kürtlerin güçlenmesi üzerine Türkiye`deki "çözüm süreci"nin oyalama-baskı altında tutma-ödün koparma ve seçim çıkarlarına, taktiklerine tabi kılarak samimiyetsiz bir tutum izlemektedir. Bu tutum, son zamanlarda ve özellikle 2015 Nevroz`u sonrasında Erdoğan`ın izlediği inkarcı ve bizzat kendi "çözüm süreçlerini" bozucu yaklaşımları ile bir kez daha görülmüştür.
Türkiye`nin ve emperyalizmin Kürt sorununa yaklaşımları esasen iktisadi-siyasi temellidir. Kürt siyasi unsurlarını çıkarları doğrultusunda kullanmak istemektedirler. Kurguları, eşitlikçi, demokratik koşullardaki bir arada yaşam çerçevesinin dışındadır. Özel olarak AKP, Kürt halkında dini nosyonları geliştirerek, laikliğin bu alandaki toplumsal, siyasal zeminlerinin de üzerine gitmektedir. Türkiye`de Kürt halkına biçilen asıl misyon, ucuz emek-gücü sömürü deposu olmasıdır. Tekstil, gıda gibi ucuz emek-gücüne dayalı sektörlerin bölge illerinde teşviki bu nedenledir. Kerkük petrolünün geçişinden pay almak bir diğer iktisadi etkendir.
Kürt sorununa dair bakışı neoliberal ve fetihçi geleneğin bir türevi olan AKP, aradan geçen zamanda sorunu eski karmaşıklığına yakın bir nokta ile "açılımcılığın" ilginç bir bileşimine döndürmüştür. Piyasacı, İslamcı, oyalayıcı ve retçi yaklaşımların bu yarayı kanırtacağı açıktır. Konu, oyalayıcı, yedekleyici yaklaşımlarla çözülemeyecek kadar boyutludur. İktidarın vizyonunda Kürt feodalleri, sermayedarları ve dindarlarının desteklenmesi ile muhafazakâr-liberal, Kürt-İslam sentezci bir güç yaratılması şeklinde bir amaç bulunmaktadır.
Kürt halkının elde ettiği kazanımların bu gerçeklerin üzerini kapatmaması, bunların mücadele ile elde edilen siyasal-kültürel-toplumsal kazanımlar olduğu ama bu kazanımların sınıf mücadelesi, emek, laiklik ve anti-emperyalizm eksenli olarak, belirli bir yeni yöne doğru evrilmesi gerektiği de açıktır. Her ülkenin bağımsızlığının ön koşulsuz bir şekilde tanınması, iç işlerine hiçbir şekilde müdahale edilmemesi, Kürt sorununun eşitlikçi, demokratik koşullarda bir arada yaşam çerçevesine yerleşmesi, Türkiye özgülünde sınıf mücadelesinin, emek ve demokrasi güçlerinin hem genelde hem de bu sorun özgülünde ağırlığının artması gerekmektedir.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Ortadoğu`da Kaos ve İç Savaşlar Peşinde
AKP, Türkiye`nin yeni liberal dönüşümünü kendi muhafazakâr ve İslami kurgularıyla tepe noktalara çıkararak uygulama ve parlamenter sistemi dışlayan tarzda bir otoriterleşme eşliğinde emperyalizmin icazetiyle bölgesel bir rol de üstlenmişti. Büyük Ortadoğu Projesi-Genişletilmiş Ortadoğu Projesi macerası, Libya, Suriye, İran`a yönelik politikalar ve NATO`nun Malatya Kürecik füze kalkanı projesi ve Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş`a Patriot füzelerinin yerleştirmesi örneklerinde de görüldüğü üzere AKP iktidarı Ortadoğu ve Kuzey Afrika`da emperyalizmin taşeronu olarak önemli roller üstlendi.
Ancak AKP, iç ve dış politikada aşılmaması gereken sınırları hep zorladı. Bölgedeki uluslararası aktörler arasında sürekli olarak oluşan yeni, çelişkili, dinamik süreçleri gözetmedi. Bölgede, Mısır`daki yeni kaotik kaynaşma durumunu, Suriye, İran ve Rusya`nın direncini hesaba katmaksızın "kraldan çok kralcı" bir politika izledi ama iç ve dış politikada ummadığı gelişmeler üzerine ABD ve AB`nin gözünden belirli ölçülerde düştü. Emperyalizmin bizzat desteklediği, "ılımlı İslamcı-uyumlu İslamcı" denilen güçlerin Mısır, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgede aşırı radikal uçlar vermesi; AKP iktidarının ülkede ve bölgede üstlendiği rollerde aşırılıklara yönelmesi; ülkedeki mevcut düzeni ve toplumsal dengeleri sarsacak denli dizginsiz politikalar izlemesi, belirli odaklar nezdinde gözden düşmesine yol açtı.
AKP`nin, emperyalizmin taşeronu olma işleviyle uyumlu olarak belirlediği özel dış politika hedefleri, bizzat emperyalizm ve bölgedeki gelişmelerce sınırlanmıştır. AKP`nin "yeni Türkiye"sinin farklı zamanlarda İran, İsrail ve Mısır ile rekabet politikaları duvarlara çarpmıştır. İsrail`in Gazze saldırısını takip eden gelişmeler sırasında ABD`nin Mısır`a bölge lideri olarak teşekkür etmesi, bu durumun yalnızca bir örneği olmuştur. "Komşularla sıfır sorun" politikası iflas etmiş, yerine "değerli yalnızlık" sözleri edilir olmuştur.
AKP`nin dış politika ataklarının arkasında, sermaye birikim süreçlerinin yarattığı sorunlar, ekonomik bunalım ve bölge pastasından, inşaat-imar-petrol gibi, ne düşerse pay kapma sevdası bulunmaktadır. Osmanlı sevdası, pan-İslamizm, büyük güç olma vb. amaçlar, gerçekçi olmayan, belirli süreler içinde nesnel temel bulabilen fakat kalıcı olamayan hülyalardan ibarettir. Dış politikada bazen İsrail`e kafa tutar gibi görünen ve modern Türkiye`nin zamanında dünyada ve bölgede yarattığı olumlu etkiyi de arkasına alan "yeni Osmanlıcılık", gerçekte pan-islamizmin bir kılıfıdır ve emperyalizmin oyun alanı içindedir.
Emperyalist güçler Türkiye`ye yalnızca kendi politikaların taşeronu olarak aktif rol biçmekte, bunun dışında Türkiye`nin bölgede öne geçmesine izin vermemektedir. AKP`nin emperyalist güçlerle çelişkisi bölge politikası bağlamında bu düzeydedir ve abartılmamalıdır. Zira AKP iktidarı, her zaman ve en sonunda emperyalizmin güdümündedir. En son ABD desteğindeki 10 gerici ülkenin Yemen`e saldırısına AKP iktidarının sunduğu destek örneğinde görüldüğü gibi Türkiye, bölgenin Sünni-Şii gerilim fay hatlarında emperyalizm ve bölge gericiliğinin yanındadır.
AKP`nin bölge halklarıyla düşmanlık oluşturan mezhepçi politikaları, ülkeyi hem içerde hem de bölgede kaosa götürecek tarzda bir boyut kazanmıştır. Çevremizdeki her ülke ile düşmanca ilişkiler zemini oluşmuştur. AKP`nin bölgede izlediği politika bölgesel savaşları, iç savaşları; ülkemiz içinde izlediği politika da adeta bir iç savaşı zorlayıcı niteliktedir.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Ortadoğu`da Dinci-Şeriatçı-Mezhepçi Akımları Geliştirdi
AKP iktidarı, dinciliğin ve mezhepçiliğin yayılması politikasını iç savaşlar pahasına sürdürmüştür. AKP radikal-siyasal İslamcı çizgiyi bölgede aktif bir şekilde destekliyor. ABD`nin başını çektiği emperyalist kampın Suriye ve Irak`ı parçalı halde tutma stratejisine AKP de kendi rengi ile hizmet ediyor, halkların kırımı politikalarında rol kapıyor. AKP`nin bu politikası Irak ve Suriye`deki halkların kırımına, göçüne, yeni insanlık dramlarına yol açtığı bilinmektedir.
IŞİD`in Irak ve Suriye`de uyguladığı vahşi katliamlar, tecavüzler ve bütün iğrenç terörü, gerçekte emperyalizmin bir ürünüdür. IŞİD`in oluşumu ve yayılmasında rolleri bulunan emperyalizm, bölge gericiliği ve AKP iktidarı hep ikiyüzlü politika izlemişlerdir. ABD ve müttefiklerinin IŞİD`e yaptığı hava saldırıları ise, bu örgütün Irak ve Suriye`deki iç savaşları üzerinden bölge dengelerini sarsmaya ulaşan konumunu sınırlamak içindir. Bu sınırlama çabası, onun petrol kaynaklarına el atması ve öngörülenin üzerinde büyümesi üzerine söz konusu olmuştur. Bu vahşi güruhun Irak ve Suriye`de ilerlemesine, Ezidiler, Türkmenler, Ermeniler, Hıristiyanlar, Şiiler, Aleviler ve Kürt halkını katletmesine AKP hiç ses çıkarmadı.
Diğer yandan Suriye`deki Kürt bölgesi Rojava geneli ve Kobane`deki gelişmeler üzerine AKP iktidarı, Suriye iç savaşına yeniden müdahil olma özlemlerini yeniledi ve bu yönde bir tezkereyi Meclisten geçirdi. AKP, emperyalizmle birlikte "eğit-donat" programı uyarınca yine İslamcı güçleri destekleyecek, eğitecek, donatacak ve Suriye`de savaştıracaktır. Fakat bütün Ortadoğu ve Türkiye pratiği göstermektedir ki, "ılımlı-uyumlu İslam"ın desteklenmesi, gerçekte köktendinci grupların güç edinme ve gelişmesinin beşiği olmaktadır. AKP`nin bölgede izlediği politika bölgesel savaş ve iç savaşları zorlayıcı niteliktedir.
AKP`nin "Yeni Türkiye"si Laikliğin Düşmanıdır
AKP, Türkiye`de laikliğe karşı militan direnç gösteren köklere sahiptir. AKP, 1950`lerden beri din ile mezhepçiliğin siyasi ve toplumsal yaşamda öneminin artmasına neden olan sağcı iktidarların ve 12 Eylül faşizminin din alanındaki uygulamalarından doğrudan ve dolaylı olarak beslenen bir tarihsellikten taban bulmaktadır.
AKP`nin siyasal İslamcı politikaları, ülke içinde, dinselleştirmenin, toplumsal yaşamın, eğitimden bütün kamusal alanlara dek varan bir şekilde yayılmasına yol açmaktadır. Türbanı yıllarca bir "özgürlük ve mağduriyet sorunu" olarak sunan AKP iktidarında ve özellikle son yıllarda din ve mezhepçiliğin, kamu ile siyasi, sosyal yaşamdaki yeri sistemli olarak artmıştır. Siyasal iktidarın "ustalık" döneminde devreye soktuğu otoriter düzenlemeler, 4+4+4 kesintili eğitim sistemi, insanların yaşam biçimlerine ve tercihlerine ait düzenlemeleri, kürtaj tartışmaları, kaç çocuk yapılacağına kadar varan hayatın her alanını şekillendirme isteğinde somutlanan sayısız dayatma bugün sistemik bir boyut kazanmıştır. Bilim ve aydınlanma karşıtı gerici dogmalar yaşamın tüm alanlarında topluma enjekte edilmektedir. Eğitimin dinselleştirilmesi, çalışma yaşamı dâhil toplumsal yaşamın birçok alanında dinci-mezhepçi belirlenimlerin yaygınlaşması ve iktidarın Ortadoğu ülkelerinin içişlerine aynı çerçeveden müdahalesi, laikliğin ülkemiz ve bölgemizde ne denli önem kazandığını bir kez daha göstermiştir.
AKP laik toplumsal yaşam öğelerini eğitim başta olmak üzere her alanda kaldırmaya hızla devam ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığına verilen yeni görevler, mollaların Güneydoğu`da istihdamı, Soma katliamının ardından din adamları ordusunun Soma`ya gönderilmesi, iş kazaları ve cinayetlerine dair toplumsal bilinç oluşumuna karşı hutbelerin devreye girmesi, Milli Eğitim Şurası`nın eğitime dair on ayrı kararı, Alevi yurttaşlarımızın evlerinin işaretlenmesi, dini ibadet mekânlarının sayısının okul sayısını geçmesi, 4+4+4 kesintili eğitim sistemi ve imam hatip okullarının yaygınlaştırılması, okulların imam hatipleştirilmesi, karma eğitimin tedrici olarak kaldırılması, zorunlu din derslerinin eğitim-öğretimi sarması, dindar/kindar nesiller yetiştirilmesi, türbanın ilkokul ve hatta anaokullarına dek indirilmesi, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin Milli Eğitim Bakanlığı`na bağlanması, liselerde imamların "yaşam koçluğu" uygulaması, hastanelerde imamların görevlendirilmesi, başbakanın "AVM`lerin toplu dualarla açılması"nı istemesi, kadın, aile, gençlik politikaları, yandaş bir "sosyal doku vakfı" başkanının altı yaşında kız çocuklarıyla evlenilebileceği "fetva"sını vermesi, çalışan kadınları seks nesnesi konumuna sokan, üniversitelere ve her yere cami yapımını hızlandıran, mezhepçi uygulamaları tırmandıran, benzeri içerikteki sayısız gelişmenin yaşanması, laikliğin, bilimsel